10 Eylül 2010 Cuma
 
Nederlands
 
 



Abonneer op onze RSS feed
Hollanda’da ırkçılıgı az, ama önyargıyı çok gördüm
 
 

Bir buçuk senedir Türkiye'de yaşayan Nilgün Yerli, çocukluğundan bu yana yaşadıklarını, onu dönüş yapmaya zorlayan sebepleri, 'kendimi bir Hollandalıdan daha çok Hollandalı hissediyorum' demesine rağmen kabul görememenin detaylarını ve yeni hayatını Zaman'a anlattı.

Yasin Yağcı - Rotterdam

Hollanda’da ve hatta tüm Avrupa’da yabancı veya daha geniş tanımıyla ‘öteki’ kavramı yıllardır tartışılıyor. Bu tartışma kimi zaman ateşli kimi zaman da durgun bir hal alsa da daha uzun süre devam edecek gibi. Çünkü sözü edilen insanların varlığı durup dururken ortadan kalkmayacağına veya topyekun bir geri dönüş olmayacağına göre, bu konudaki tartışmaların da bıçakla kesilir gibi bitmesini beklemek pek mümkün değil. Mümkün olmadığı gibi akla da yatkın değil. Zira kimisinin ‘öcü’ kimisininse ‘cici’ diye tarif ettiği bu insanlar, bulundukları ülkelerin birer gerçeği haline gelmiş durumdalar.

Sosyolojik açıdan durum böyle olmasına rağmen pratikte yaşanan ise pek farklı. Yabancı kökenliler ne yazık ki kendilerini hâlâ evlerinde hissetmiyorlar.
Bu rahatsızlık sadece klişeleşmiş deyimiyle uyum sağlamayan, dil öğrenmeyen ve bu ülkeyi tanımayanlara has değil; bilakis bunları yapanlarda da var dışlanmışlık duygusu. En bariz örneği ise Nilgün Yerli. Kendi deyimiyle Hollanda kültürüyle hemhal olmuş, dilini iyi bilen, bu ülkeye yazarlık, gazetecilik, tiyatro oyunculuğu yapacak kadar uyum sağlamış biri. Oysa o bile kabul görememekten şikayetçi. Dışlanmış olmanın, bir türlü kabul görememenin verdiği huzursuzluk sonunda kesin dönüş yaptırmaya zorlamış onu. Bir buçuk senedir Türkiye’de yaşayan Yerli, çocukluğundan bu yana yaşadıklarını, onu dönüş yapmaya zorlayan sebepleri, ‘kendimi bir Hollandalıdan daha çok Hollandalı hissediyorum’ demesine rağmen kabul görememenin detaylarını ve yeni hayatını Zaman’a anlattı.

Hollanda maceranız nasıl başladı?
Ben Hollanda’ya 10 yaşında geldim. Babam öğretmendi. Öğretmenlik yapmak için geldi Hollanda’ya. Önce bir seneliğine gelmişti; kontratı beş sene daha uzatılınca kalmaya karar verdi. Ama biz Türkiye’deydik. Annem, iki kız ve bir erkek çocuğuyla beş sene yalnız kalmak istemedi ve biz de geldik Hollanda’ya. Çocuklar anne ve babanın valizi gibi sanki, nereye gidiyorlarsa yanında götürüyorlar onları. Çocukların bir seçeneği de yok.

Yani babanız işçi statüsünde gelmedi?
İşçi statüsünde, ama öğretmen olarak geldi. Babam Türkiye’de öğretmenlik yaparken yurtdışında görev yapacak öğretmen arandığını duyunca buna müracaat etmiş. Kimi arkadaşlarına başka ülkeler çıkmış, ama babama da Hollanda teklif edilmiş. Friesland bölgesine geldik. Yani öyle iltica filan gibi şeyler yoktu. Dediğim gibi, bir senelikti bu geliş. Daha sonra beş senelik kontrat teklif edilince hayır demeyip kabul etti ve biz de Kırşehir’den yola çıktık. Ablam 18 yaşında, daha olgundu ben ise 10 yaşındaydım. Ablam Türk olmanın pek keyifli bir şey olmadığını tattı ve geri döndü Türkiye’ye. Burada bunu çekeceğime pazarda limon satarım daha iyi dedi. Türklerin imajı pek hoş değildi Friesland’da. Biz 1960’lardaki göç dalgasıyla değil de 1980’de geldik, ama bir şey fark etmedi. Çünkü Türklere önyargı hep aynıydı sanki. Hâlâ devam ettiği gibi.

O zaman da mı benzer önyargılar ve dışlamalar vardı?
Evet vardı. Şimdi yavaş yavaş anlıyorum ki pek de haksız değiller.

Nasıl?
O zamanlar çok isyan ettim. Neden Türklük kötü, neden hani Türkler Türklükleriyle gurur duyarken, Türklerden daha iyisi, daha güzeli yok düşüncesiyle yaşarlarken Hollandalılar ve Avrupalılar Türkleri sevmiyor? Tamam, bir geçmişimiz var, güçlü bir ülkeyiz. Herhalde güçlüymüşüz ki Osmanlı İmparatorluğu’nu uzun yıllar şükürler olsun ki kimse yıkamadı. Ama bunun yanında biz halk olarak da kendimizi pek tanıtmamış ve sevdirmemişiz. Yani gitmişiz, lisan öğrenmemişiz, adapte olmamışız ve kendimizi sevdirmek için pek de bir şey yapmamışız. Sevdirmek için bir köfte, kebap yapıp ikram etmek yeterli değil. İnsanlarla diyaloga girmen, kendini anlatman lazım. Bunu eksik bırakmışız. Bunun yanında konsolosumuz, elçimiz gelmiş, bizim elimizden tutacaklarını beklemişiz, ancak maalesef hak etmediğimiz muamelelere maruz kalmışız ve biz bunu kabullenmişiz. Kendimden biliyorum, konsolosluğa giderdim, numaranı çek, şunu yap, bunu yap gibi davranırlardı ve ben buna göz yumardım, yeter ki işim olsun diye. Yani Türkiye’deki o bürokrasi gücünü buraya gelmişler ve burada da sürdürüyorlar. Dememişler ki halka arka çıkalım, onları eğitelim diye. Konsolosumuz, elçimiz şu anda nasıl bilemiyorum, ama 10 sene öncesini konuşuyorum. O zaman Rotterdam’da giderdim ve gerçekten oradaki sekreterler filan öyle bir konuşurlar ve azarlarlardı ki kimse de çıkıp ‘sen böyle konuşamazsın’ demezdi. Bir korku vardı ve hala Türkiye’de onu hissediyorum, devlete ve büyüğe karşı bu korku hali devam ediyor. Hayatımız botunca korkudan saygıyı öğrenmişiz, sevgiden değil.

‘15 yaşında, namuslu bir okula yazıldım’

Ben Türkiye’ye dönük düşüncelerinize biraz sonra gelmek istiyorum. Ama izin verirseniz çocukluğunuza geri dönmek istiyorum. Nasıl bir çocukluk yaşadınız?
Ben 10 yaşından 15 yaşıma kadar ailemle beraberdim. Dolayısıyla evde biz Türk hayatı yaşıyorduk. Yani babam otoriter bir babaydı. Annem ise kocasına sadık, zayıf karakterli değil, ama uyumlu ve geçimli olmak için hep evet diyen biriydi. Babamın dediği olurdu. Türklerle arkadaşlık edilir, onlara gidilip gelinirdi. Bayramları filan hep birlikte geçirirdik. Yani bizim ailemiz Hollanda’da Türkiye’yi yaşatıyordu kısacası. Hollandalılarla pek alakamız yoktu. Hayatımız bundan ibaretti. Sonra 15 yaşında annem öldü, babam Türkiye’ye geri döndü ve ağabeyim de askere gitti. Ablam zaten Türkiye’deydi. Ben yapayalnız kaldım. Sonra fark ettim ki benim bir karar vermem lazım. Hollanda’da Türkiye’yi yaşattığım sürece, kuruyacağımı fark ettim. Bir ağacı diktiğinde kök vermezse ölür. Kök salmam gerektiğini gördüm.

Yaşınız daha 15, bunları düşünmek için çok erken değil mi?
Evet, ama mecbursun. Çünkü bir yandan var olan köklerin yok olmuş. Annem ölmüş, babam geri dönmüş. O dönemde ben yatılı okula yazılmıştım. Çünkü okulum uzaktaydı ve gidip gelmek bayağı zordu. Hafta sonları ancak eve gidebilecektim. Rahibelerin okuduğu bir okuldu. Yani namuslu bir okuldu. Dolayısıyla izin verdi babam. Ama o yaz trafik kazası oldu. Sanki her şey bir plan dahilinde gerçekleşiyor gibi. Allah’ın en büyük lütfuydu o yatılı okul. Eğer öyle bir imkan olmasaydı, hayatta okuyamazdım. Benden sorumlu olanlar okula göndermezlerdi. Ama yatılı olduğu için bana güvenip git oku dediler. Annemin en büyük isteğiydi okumam. Dolayısıyla babam Türkiye’ye döndü, ama ben geri geldim. O seçeneği seçmek zorundaydım. Türkiye’de babam ve üvey anneyle kalsaydım o yaşta başka bir hayat olurdu herhalde.

Ne olurdu mesela?
Yani külkedisi olacaktım. Evde kuşlarla, otlarla ve temizlikle uğraşıp bir prensi bekleyecektim. Herhalde bir çok genç kızın yaptığı gibi evlilikte arayacaktım çözümü. Ama burada kendi ayaklarımın üzerinde durmayı öğrendim. Türkiye’de bir temizlikçiysen sanki ebediyen böyle kalmak zorundasın gibi bir anlayış var. Burada öyle değil. Benim evimde temizlik yapan kadın mesela üniversitede okuyor. Türkiye’de de yanımda temizlik yapan bir kadın var. 30 yaşında ve diyorum ki ‘Bak sen daha ilkokulu bile okumamışsın sana yardım edeyim de oku.’ Diyor ki ‘Benden geçti.’ Şu anda ilk defa geri döndüğümden dolayı belki de Türkiye’deki Türkler ile Hollanda’dakileri kıyaslıyorum. Yani bunları yapabilmem büyük bir nimet. Hollanda’da okumayı seçmem çok da iyi oldu. Çünkü Hollandacayı bilmem lazımdı, onlarla içli dışlı olup kültürlerini öğrenmem lazımdı. Mutfağını bilmem lazımdı. Ki ben şu anda bir Hollandalıdan bile daha iyi Hollanda yemeği yaptığımı düşünüyorum. Ama Türk veya Çin yemeklerini de yapabiliyorum. Belki çok da önemli değil bunlar, ama sonuçta bir gelişim.

Hollanda’da kalmaya karar verdiğiniz gibi buralı da oldunuz zamanla. Derken tiyatro merakı başladı. Tiyatroya nasıl merak saldınız?
Tiyatroculuğa 1993’te İnci Pamuk’la birlikte başladım. “Turkish Delight” adını verdiğimiz bir ikiliydik. O zaman ben Ekonomi, İnci ise Hukuk bölümünde okuyordu. Yani idealleri olan iki öğrenciydik. Türklüğe dönük birçok önyargı olduğu için ikimiz de benzer durumları yaşıyorduk. Coşkun Çörüz’ün çalıştığı yerdeki patronu bir veda partisi verecekti. Bize orada bir gösteri yapar mısınız diye sordu. Tiyatrocu filan değiliz, ama kabul ettik. Önyargılar üzerine kurulu bir oyun sergiledik, çok sevdiler. Sonra teklifler gelmeye başladı. Haftada bir iki oyun sergilemeye başladık.

Garip rastlantılar?
Evet. Kar tanelerini düşün, o tanelerden kartopu yaptık ve zamanla büyüdü. Ama içimizde de vardı ve çok da çalıştık. Bir yandan yabancı olmak, bir yandan Türk olmak ve bir yandan da Türk kalma isteği vardı. Hele ben… Annem olmadığı için attığım her adımı, on defa düşünerek atardım.

Söylemlerinizde Türklük, Türkiye ve geldiğiniz topraklar çok ağır basıyor bunun sebebi ne sizce?
Milliyetçi değilim ve çok da karşıyım, ama bir gerçek de var. 15 yaşında köklerin ve büyüdüğün bahçe yok olduğu an hep kök arayışında oluyorsun. Verimli olmam lazım, ama verimi nasıl alırsın? Köküne bağlı kalırsan. Benim köküm annem ve babam. Annemi belki de erken kaybettiğim içindir, bilmiyorum, ama yaşarken dediklerine çok önem verdim. Beklentilerine filan... Mesela namus nedir? Benim için namus; dürüst olmak, doğru şeyleri yapmak, insanlara yalan söylememektir. Bunlar benim annemin kurallarıydı. Belki hayatta olmadığı halde hep bana yukarıdan baktı gibi geldiği için bunları doğru yapmaya çalıştım. Bunları yaptıkça mutlu da oldum.

Anneniz çok baskın bir rol oynamış hayatınızda.
Evet. Babam çok baskındı, ama annemin çektiklerini, acılarını, hüznünü ve gayesini düşündükçe benim için çok önemli olduğunu görüyorum. Hollanda’da çocukken Türk olmak çok kötü bir şeydi ve bunu ben anlatamıyorum. Hele Türkiye’dekiler bunu hiç anlamıyor.

“Benim gözümde göç etmemizin en büyük kurbanı abimdir”

Bunu biraz açabilir misiniz? Nasıl bir zorluktu? Mesela diyorsunuz ki eğitim hayatım Türklerin kötü olmadığını ispat etmekle geçti. Bu durumu sadece siz mi yaşadınız yoksa buradaki Türklerin hepsinde var mıydı?
Türklerin hepsi de yaşadı ve hâlâ da yaşıyor. Hâlâ yaşayan da buraya adapte olmadığı için yaşıyor. Ama bazı gerçekler de var. Ağabeyim benim gözümde bir kurban. Yani göç etmemizin kurbanı Nihat ağabeyim bana göre. Ablam geri döndü ve kendine bir hayat kurdu. Şu anda mutlu bir kadın. Ben bütün zorluklara rağmen bir şeyler başardım ve mutluyum. Ama ağabeyim geldiğinde 16 yaşındaydı ve dolayısıyla lisan bilmediği için ona okula gitme, çalış tavsiyesi verildi. Diploman ve lisanın yoksa gidebileceğin tek yer fabrikadır ve o da bir fabrikada işe girdi. Bisiklet fabrikasına girdi ve o fabrikadan hiç çıkamadı. Çünkü orada ezildikçe kendine olan güvenini kaybetti. Üçüncü sınıf vatandaş hissetti kendini. Ezildikçe oradan çıkma gücünü dahi bulamadı. Hep bir hayalle yaşadı: Bir gün Türkiye’ye döneceğim. Bu hayalini hiç gerçekleştiremedi, çünkü bunu gerçekleştirmek için paradan önemli olan güvendir. Ben hâlâ ona üzülüyorum. Sonunda, geçenlerde o işten ayrıldı. Şu an işsiz. Ama bazı planları var, ben lokanta açacağım diyor. Onun için ağabeyime ben hep üzülmüşümdür. O hep Hollandalılardan şikayetçi, ayrımcılık yapıyorlar, Türk olduğumuz için dışlıyorlar filan diyor… Ben ise hep ağabeyime diyorum ki, ‘Peki sen ne yaptın? Sen uyum sağlamak için ne yaptın? Gittiğin yer Türk kahvesi, baktığın televizyon Türk televizyonu, okuduğun gazete Türk gazetesi, arkadaşların Türk, yediğin yemek Türk yemeği. Sen ne yaptın?” Bana geçenlerde aynen şunu söyledi: “Tamam haklısın hiç birini yapmadım. Ama sen yaptın bunları. Hollandaca öğrendin, arkadaşların Hollandalı, seyircilerin Hollandalı, yazdığın yazıların Hollandaca… Sen yaptın tüm bunları, peki sen hâlâ Türk değil misin onlar için?” İşte orada çok haklı. Sen ne yaparsan yap Hollandalılar seni Türk olarak görmekten vazgeçmiyorlar. Tamam görsünler, ama Türk olduğum için beni yargılama hakları yok. Hâlâ bana bir gazeteci geldiği zaman senin baban misafir işçiydi diyor, yazılarımı bile okumamış. İşte hâlâ Türk yazar, Türk kabareci diyorlar..

Peki ama sizi tanımlarken sürekli Türklüğe vurgu yapmalarının sebebi gerçekten önyargı mı? Yoksa sizi doğru tanımlayabilmek için mi kullanıyorlar bunu?
Bu kişiye göre değişir. Mesela sen, Türk yazar dediğin zaman bana batmıyorsa bir Hollandalı kullandığı zaman da batmaması lazım. Yani her şeyi de ayrımcılık olarak değerlendirmemek lazım. Biz halk olarak şüpheciyiz. Bir kurnazlık da var bizde. Ben önyargıyı çok yaşadım, ama ırkçılığı pek az gördüm mesela.

Bu önyargılar sizde nasıl bir etki bıraktı?
18 yaşına kadar kendime o kadar çok ‘Keşke İtalyan olsaydım’ dedim ki. Çünkü Türk olmak, bu ülkede o kadar zor ve kötü bir şeydi ki. Yani size karşı bir sürü önyargılar vardı. Bir Hollandalı çocuk bile benle çıkmaya korkuyordu. Çünkü çıkarsam abisi gelir, beni silahla öldürür diye düşünüyordu. Bu sefer onu izah etmen gerekiyor. Diskoya gidiyordum. Bana, sen ne geziyorsun burada diye sorarlardı. Bunu diyen Hollandalılar. Neden? Çünkü Türk kızları diskoya gitmez. Beni koruyorlardı güya. Sana ne kardeşim? Ben o zaman tek başına yaşayan belki de tek Türk kızıydım. Önyargıya bakın: “Tek başınaysan namussuzsundur”. Öyle bakılıyordu, ama devir değişti tabiî.
 
Bir röportajınızda diyorsunuz ki, “Ben ortalama bir Hollandalıdan daha Hollandalıyım. Buna ilaveten ağabeyinizin sorduğu soru da çok önemli. Her şeyi yaptınız, hatta Hollandalıdan daha çok Hollandalı oldunuz, ama yine de kabul görmüyorsunuz. Sebep ne peki?
Çünkü herkesi aynı kaba koyuyoruz. Bir şey olunca Türkler denilir. Aynı şey Türkiye’de de var. Bir Alman bir şey yaptığı zaman, işte “gavurlar” denilir. Herkesi aynı görüyoruz. Çünkü Tükler dediğin an daha kolay. Ama tek tek insanları analiz etmek çok zor ve zaman alır. Hiç birimizin de zamanı yok. Türkiye’de bile insanlarımıza “Alamancı” demiyor muyuz? Devlet katında bile var. Tamam şimdi iyi ki Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül. Kayserili ve Anadolu o kadar sefalet görmüyor. Ama şimdiye kadar İstanbul veya Egelinin gözünde gurbetçiydi Anadolulu. Türkiye’de bile buysa durum, Hollandalıdan neyi bekliyoruz ki?

Ben Kraliçe Tiyatrosu’nda, 2 bin kişiye gösteri veriyorum. Konsolosumuza telefon açıp davet ediyorum. Amsterdam belediye başkanı telefonuma seve seve cevap verip bisikletiyle geliyor gösterime, ama konsolosuma ulaşamıyorum. Katibi bana ‘Sen kim oluyorsun da böyle arıyorsun. Bunun bir protokolü vardır. Bir ay önceden davetini ve programı gönderirsin ve eğer uygun görürse lütfeder gelir.’ diyor. Bana neler söyledi telefonda bilseniz. Sonra düşündüm ki bu adamlar başka bir dünyada yaşıyorlar. Şimdi değişmiştir bu anlayış belki. Biz kendi insanımıza bu muameleyi layık görürken Hollandalıdan niye daha iyi muamele bekleyelim ki?

Yani bu tür davranışlar sınıfsal bir düşünceden ileri geliyor o halde?
Öyle. Ben Abdullah Gül’e hayranım bu yüzden… Türkiye’de beni çok eleştiriyor arkadaşlarım bu yüzden.

Gül ile aynı siyasi çizgide misiniz?
Değilim. Liberal arkadaşlarımın hepsi de laikliğe bir şey olacak korkusundalar. Ben Abdullah Gül’e hayranım, çünkü Dışişleri Bakanı olduğu zaman Hollanda’ya gelecekti. Dedim ki kendi kendime, ‘Ay şimdi pala bıyıklı filan birisidir. Kayserili filan.’ Bu şuradan ileri geliyor. Daha önceki yıllarda Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer gelmişti Hollanda’ya. Kraliçe’nin verdiği yemeğe ben de gitmiştim. Sezer bir kelime bile İngilizce bilmiyordu ve ben çok utandım. Beatrix’in dediği de şu, ‘İyi ki geldiniz, hoş geldiniz ve afiyet olsun.’ Bu bile tercüme ediliyor. İşte Gül geldiği zaman da dedim ki, ‘İşte Kayserili bir adam, şimdi İngilizce de bilmez.’ Ama adam o kadar güzel bir İngilizce konuştu ki, meramını o kadar güzel anlattık ki ilk defa Türkiye’nin bizi onurlandırdığını gördüm. Sonra Türkiye’de de görüşlerini dinledim. Tamam, dine saygısı var ve bu çok güzel. Çünkü benim ne annem ne de babam, yani hiç kimsem yokken bir tek Allah’ım vardı. Sen nereden aldın bu gücü diye soruyorlar hep. Ben gerçekten bu gücü inancımdan aldım.

Dindar mısınız?
Dindarım. Ama Kur’an, İncil veya Tevrat olması önemli değil. Ben Allah’ın bir olduğuna inanıyorum. Bir sürü güzel kitaplar var hepsi de Allah’ın güzelliğini anlatmakla meşguller. Allah, güzellik getirmiş, ama dini yanlış anlayanlar bu dünyaya pek güzellik getirmemiş. Kitaplar güzel şeyler yazmış olabilir. Tamam Kur’an çok güzel bir kitap, İncil’de güzel, Tevrat da … Ben Allah’ın birliğine inanıyorum.

Müslüman mısınız?
Şimdi ben bu soruyu küçükken anneme sormuştum. Demişti ki zaten herkes doğuştan Müslüman doğar, sonradan diğer dinlere geçerler. Ama demişti ki Müslüman olman için dürüst, temiz ve insan olman gerekiyor. Eğer annemin kurallarıyla Müslüman oluyorsam Müslüman’ın.

Haftaya
“İyi ki Türkiye’ye geri döndüm…”
“İlk defa Türkiye’yi özlediğimi hissettim ve hüngür hüngür ağladım”



Yorum Yaz - Yorum Oku (1)